taşımacılığın normal hayata geçişi 18. yüzyılın son çeyreğine denk gelmektedir. Faytonlar veya at arabaları zenginler için uzak mesafeli yolculuklarda kullanılmış, ilk toplu taşıma aracı olan omnibüsler, 1820’li yıllarda işletilmeye başlanmıştır. 19. yüzyıl itibariyle ulaşımın sorun haline gelmeye başlaması sonucunda otomobile olan talep artmış ve toplu taşımanın ihmal edilmesi birçok ülkede trafik sorunun yaşanmasına neden olmuştur. Londra’da yayaların kullandığı Thames Tüneli’nin 1843 yılında içine demiryolu döşenmiştir. Böylece demiryolu teknolojisinin ilk kez yeraltında uygulanması ile birlikte metronun ilk adımı atılmıştır. Kent hacminin büyümesi, ev ile iş arasındaki mesafelerin uzaması ve yaya olarak erişilebilen uzunlukların artık araç kullanmadan erişilebilmesinin olanaksız hale gelmesi metronun keşfinde etkili olmuştur.

Sanayi devrimiyle birlikte yeni iş alanları açılmış ve işyerlerinde çalışan işçi sayıları artmıştır. Bu durum kent içerisinde işyeri ve konut arasındaki yolculuk talebini arttırmıştır. Bu talebe cevap verebilmek için toplu taşıma şirketleri ortaya çıkmıştır. Atlar tarafından çekilen omnibüslerle başlayan toplu taşıma işletmeciliği, kent mekânı ve kent yaşantısıyla yoğun bir etkileşime girerek günümüze kadar ulaşmıştır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında otomobilin ve motorlu taşıtların gelişmesine paralel olarak kentsel ulaşım da gelişme göstermiş, ancak sonrasında enerji bunalımının yaşanması ve bunu çözebilmek için alınan önlemler sonucunda yeni yapılanma yollarına gidilmiştir. Günümüzde ise insan, zamanını olabildiğince iyi değerlendirmek istemektedir. Buna bağlı olarak da ulaşım için harcadığı süreyi kısaltmak için çözümler aramaktadır. Bunun sonucunda karayolu ulaşımı yetersiz kalmakta ve insanlar diğer ulaşım sistemlerine yönelmektedir. Ancak bazen yük taşımacılığı alanında bu imkânlar da yetersiz kalabilmektedir. Bu nedenle yük taşımacılığında kombine taşımacılığın, geleceğin en etkin ve yaygın ulaştırma sistemi olacağı düşünülmektedir. Çünkü kombine taşımacılık, tüm ulaştırma türlerinin en etkin oldukları koşullarda ve konumlarda kullanılmasına olanak vermekte ve ülkelerin kendilerine özgü denizyolu, suyolu olanakları ile birlikte demiryolu ve karayolu ve gerektiğinde havayolunun birlikte hizmet sunmasını sağlamaktadır.

Türkiye’de karayolu ulaşım sistemi 1950’li yıllarda Amerikan Karayolu heyetinin telkinleri doğrultusunda kapsamlı bir değişim sürecine girmiştir. Hükümetler, otomotiv şirketlerine üretimleri için teşvik vermişler ve yatırım indirimi, gümrük bağışıklıkları ve kredi olanaklarından geniş ölçüde yararlanmalarını sağlamışlardır. 1948 yılına kadar kazma kürek kullanılarak yapılan karayollarının inşasında, bu yıldan itibaren, önemli kısmı Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nden getirilen makineler kullanılmaya başlanmıştır. 1950 yılında ise Karayolları Genel Müdürlüğü kurulmuştur.

Ulaşım altyapısının gelişmesi, sanayileşme ve kalkınma için gerekli olan en önemli şeylerden birisidir. Bu nedenle Cumhuriyet’in ilanından sonra ulaşım yatırımlarına büyük önem verilmiş ve bu yatırımların çoğu demiryolu ulaşımına yapılmıştır. Cumhuriyet öncesinde demiryollarının büyük bir kısmı Ankara’nın batısında bulunuyorken, Cumhuriyet’in ilanıyla beraber ülkenin doğusunda da demiryolu ağı oluşturulmaya başlanmıştır. Bu ağ sayesinde üretim alanlarına, doğal kaynaklara, geniş pazarlara yani ekonomiyi geliştirecek alanlara da ulaşım kolaylaştırılmıştır.

Türkiye’de demiryolu tarihi, 1856 yılında başlamış ve ilk demiryolu hattı 130km ile İzmir-Aydın arasında İngilizler tarafından yapılmıştır. Aydın’ın ticari bir potansiyele sahip olması, nüfus miktarının yüksek olması ve İngiliz sanayisinin ihtiyacı olan hammaddeye kolay ulaşılabilecek bölgelere gidilen güzergâh üzerinde bulunması, bu hattın yapılmasında etkili olmuştur. Batılı sermayedarlar, önemli madenleri ve tekstil sanayisinin hammaddesi olan tarım ürünlerini en hızlı şekilde limanlara, oradan da kendi ülkelerine ulaştırmak için demiryolunu inşa etmişlerdir.

Avrupa ülkelerinin yaptığı hatlar sonrası, Türkiye’de 1923-1940 yılları arasında bir anlamda demiryolları konusunda atılım çağı yaşanmıştır. Bu dönemde, 1923 senesi itibarı ile Osmanlı’dan kalan 4018 km olan demiryolu, 1950 yılında 7671, 1975 yılında 8133,1997 yılında ise 8607 km’ye (elektrikli hatlar hariç) ulaşmıştır. Buharlı lokomotifin ilk kez kullanılmasından kısa zaman sonra Türkiye’ye gelen ve 1940 yılına kadar gelişme gösteren demiryolu taşımacılığının bu tarihlerden sonra arka plana atılmasının temelinde yatan sebep devletin ulaşım politikasının değişmesidir

II. Dünya Savaşı yol yapım faaliyetlerini olumsuz etkilemiştir. Çünkü ulaşım araçları askerlikle ilgili işlerde kullanılmış, parasal kaynaklar yetersiz kalmış ve çok sayıda insan askere alınmış ve uzun süre askerlik yapmıştır. Bu durum, ülke yöneticilerini oldukça zorlamışsa da askeri başarı ve etkin milli savunma için yol yapım faaliyeti sürdürülmüştür. Karayolları ile ilgili büyük gelişme, 1948’de mali ve teknik bakımdan alınan Marshall Yardımları sağlandıktan sonra kaydedilmiştir.

1940’lı yıllara kadar hızla yayılan demiryolu ağı, 1950’lere gelindiğinde II. Dünya Savaşı’nda otomotiv sektörünü elinde bulunduran Amerika’nın karayolu projelerinin gelişmesine hız veren Marshall Yardımlarından dolayı duraklama dönemine girmiştir. 1950-1955 yılları arasındaki dönemde motorlu araç sayısı hızla artmış, toplu taşımada raylı sistemden motorlu araç sistemine geçilmiştir. 1950-1970 yılları arasında karayolu yapımı altın çağını yaşamıştır. Bu dönemde yeni demiryolu yatırımı yapılmamış ve mevcut hatlar ikinci plana itilmiştir.

Türkiye’de ilk sivil havacılık faaliyetleri ise 1925 yılında Türk Tayyare Cemiyeti’nin kurulmasıyla başlamış ve kısa zamanda pek çok şehirde cemiyetin şubeleri açılmıştır. 1923–1929 yılları arasında hükümetin havayolu ulaşımına önem vermesine rağmen girişimler yarım kalmıştır. Bunun nedeni yerli yatırımcıların yeterli sermayeye sahip olmamasıdır. Genel olarak bu dönemde Türkiye’de milli bir havayolu şirketinin kurulması mümkün olamamış, ülkede yalnızca yabancı şirketler varlık göstermiştir. Milli bir uçak sanayinin kurulması için ilk adım 20 Mayıs 1933 tarihinde atılmış ve 2186 sayılı kanunla Hava Yolları Devlet İşletme İdaresi kurulmuştur. Yurt dışından alınan De Havilland tipi altı kişilik uçaklarla İstanbul-Ankara seferleri başlatılmış ve bu seferlere 1938 yılında İzmir ve Adana seferleri eklenmiştir. Bu oluşum 1935 yılına kadar Millî Savunma Bakanlığı’na bağlı kaldıktan sonra Bayındırlık Bakanlığı’na bağlanmıştır. 1939 yılında ise ulaşım alanında yürütülen faaliyetlerin artmasına bağlı olarak ayrı bir bakanlık oluşturulmuştur. Bu tarihten itibaren ulaşım ve haberleşme hizmetleri ve Devlet Hava Yolları İşletmesi, Ulaştırma Bakanlığı’nın denetimine verilmiştir.

Kategoriler: Ulaşım

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir